Deprecated: iconv_set_encoding(): Use of iconv.internal_encoding is deprecated in /home/ustunyet/public_html/libraries/joomla/string/string.php on line 28

Deprecated: iconv_set_encoding(): Use of iconv.input_encoding is deprecated in /home/ustunyet/public_html/libraries/joomla/string/string.php on line 29

Deprecated: iconv_set_encoding(): Use of iconv.output_encoding is deprecated in /home/ustunyet/public_html/libraries/joomla/string/string.php on line 30
4.1.1 Ailelerin Yardım İhtiyacı
004.jpg
   
002.jpg
   
006.jpg
   

4.1.1 Ailelerin Yardım İhtiyacı

Kullanıcı Oyu:  / 0
En KötüEn İyi 
Ayrıntılar

Çoğu durumda ailelerin üstün yeteneklilik konusunda genel olarak bilgilendirilme ihtiyacı vardı; ayrıca devlet okulları bünyesinde ve dışarıda destekleme olanakları; okul ile ilgili yasal düzenlemeler; benzer durumdaki çocuklarla bir araya gelme olanakları; kendi çocuklarının tutum ve davranışlarının açıklanması; kendi çocuklarına ve üstün yetenekliliklerine nasıl yaklaşmaları gerektiği hakkında bilgi ihtiyaçları vardı.

Birçok aile, çocuklarının üstün yetenekli ve kendini yaşıtlarından farklı bir şekilde ifade etme ihtiyacı olabileceği olasılığının, kendilerinin o ana kadar taşıdıkları değer yargılarını ve yaklaşım biçimlerini tümden alt üst edeceği tecrübesini yaşıyor ve yeni bir denge bulmak için yardım arıyordu.  

Çocukları kendilerini kötü hissettiğinde, aileler bunun nedeninin her seferinde okul olduğunu görüyorlar ve çocuklarının yeniden daha mutlu olmasını, aileleri üzerindeki baskıların azalmasını ve çocuklarının eskiden olduğu gibi öğrenmekten ve başarı göstermekten zevk almalarını istiyorlardı. Tek yönlü ve sadece başarı beklentisinde olan aile sayısı çok azdı. Çocuklarının okulda süper notlar almaları birkaç aile dışında tüm diğerleri için ikincil önem taşıyordu. Ancak aileler okul başarıları açısından kendilerinin konuya bakış açılarının doğru olup olmadığı konusunda tereddüt yaşıyorlardı. Çocuklarının aslında yüksek başarı gösterebileceğini düşünüyorlardı, ancak bu koşullar altında hangi ölçüde yüksek başarı beklemeleri gerektiğini bilmiyorlardı ve bir iç çatışma yaşıyorlardı, çünkü başarı beklentisi ile çocuklarına duydukları sevgi arasında bir çelişki olduğunu düşünüyorlardı.  

Okula giden üstün yetenekli çocukların tüm aileleri için, okula ilişkin önemli sorunlar öncelikliydi. Ailelerin, çocuklarıyla ilgili olarak öğretmenleriyle yeniden iletişim kurmak konusunda cesaretlendirilmeleri gerekiyordu; birçoğu okul kurumuna karşı kendilerinin bir şey yapamayacağını düşünüyordu. Onlar katı ve itici tepkiler almışlar ve – örneğin Peter’in ailesi gibi – konuyla ilgili daha fazla çaba gösterirlerse, çocuklarının okuldaki durumunun daha da olumsuz etkileneceğinden çekiniyorlardı. Birçoğu bilgisiz, isteksiz ve birçok durumda da yanlış ve yanıltıcı tavırlarla karşılaşmışlardı.  

Ailelerin bilgi eksikliği ile karşılaştıkları durumlardan biri de, çocukların yetersiz başarı (underachievement) gösterdikleri, yani okul başarılarının potansiyelin çok altında olduğu durumdu. “Üstün yetenekliler hep pekiyi alır” gibi laflarla terslenmişlerdi. Hem ailelerin hem de çocukların, mevcut bir üstün yetenekliliğe rağmen okul başarılarının neden olması gerekenin altında olduğunu anlaması kolay değildi. Aileler pedagojik eğitimden geçmiş yetkin kişilerin kendilerine yardımcı olmalarını umarken, beklemedikleri şekilde kendilerini okula ve öğretmenlere karşı çocuklarının sorununun fazla zorlanma değil yetersiz zorlanma olduğunu anlatmak zorunda kaldıkları bir durumda bulmuşlardı.  

Bazı aileler okullarıyla yapıcı bir iş birliği sağlamışlardı. Ancak ailelerin büyük çoğunluğu, okul konusunda çocuklarıyla benzer bir hayal kırıklığı yaşamışlardı. Okul kurumunun içerisinde yardım bulabilme umutları tükenmişti. Birçoğu okula ve okul temsilcilerine güvenmek istemiyorlardı; okul psikoloğuna danışan aile sayısı çok azdı. Verdikleri bilgilerin gerektiği şekilde gizli tutulmayacağından ve yaşanan sorunların sorumluluğu tek taraflı olarak çocuklarına ve kendilerine yükleneceğinden çekiniyorlardı.  

Bazı durumlarda, örneğin çocukta arzu edilmeyen veya anlaşılamayan davranışlar gözlemlendiğinde, bunlara aşırı değer biçildiğinde ve çatışmaların çözümleri birliktelik içerisinde bulunamadığında, ailelerin genel eğitim ve gelişim sorunlarına ilişkin destek ihtiyacı vardı. Bazı aileler, daha önce eğitim danışma kurumlarında bazı görüşmeler yapmış, ancak çocukların olağanüstü yeteneklerinin bu görüşmelerin dışında bırakıldığını görmüşler ve anlaşılamadıklarını hissetmişlerdi. 

Eğitimcilerin, öğretmenlerin ve diğer yetişkinlerin düştüğü hatalardan birine aile de düşmüş ve çocuklarının erken ve gelişkin konuşma yetenekleri nedeniyle çocuklarını olduğundan daha büyük bir yaş grubundaymış gibi algılamaya başlamış ve tüm diğer konularda da bu yaş grubunun tavır ve davranışlarını bekler hale gelmişlerdi. Duygusal ve sosyal yetenekleri kapsayan bu tür beklentiler, çocuğun tecrübesinin çok üzerinde kalabilmekte, gerçek ve gelişim yaşına uyumsuz olabilmekte ve bazı çatışmaların doğmasına neden olabilmekteydi. Çocuğun yaşına uygun bir davranışı bu nedenle “geride kalmışlık” olarak algılanabilmekteydi.  

Ailelerin çocukları için uygun bir gelişim imkanı arayışı, okul da bu şekilde hatalı bir beklenti içerisine girdiğinde, oldukça zorlaşmaktadır; sınıf atlatılan bir çocuk, önceleri sınıfın geneline göre daha disiplinli ve öğrenme odaklı olmuştur; ancak sınıftaki öğrencilerle arasındaki bilgi eksikliğini tamamladıktan sonra, o da sınıfla birlikte yaramazlıklara ders esnasında ders dışı faaliyetler göstermeye başlamıştır. Öğretmeni bu durumundan şikâyetçi olmuş ve aileden şu talepte bulunmuştu: “Eski sınıfına geri dönmesi gerekiyor!” ve buna gerekçe olarak da “O da artık diğerleri gibi davranmaya başladı.” Yeni sınıfındaki davranış biçimlerine gösterdiği sosyal uyum, sınıftaki tüm diğer çocuklar aynı davranışı gösterdiği halde üstün yetenekli çocukta “yeterince olgun olmama” olarak değerlendirilmişti, üstelik diğer çocuklar üstün yetenekli çocuktan ortalama 1-2 yaş daha büyüktüler.  

Hem ailelerin, hem öğretmenlerin, hem de üstün yetenekli çocuklar ile temasta olan tüm diğer meslek gruplarının anlaması gereken en temel nokta, resimde belirgin bir şekilde özetlenmiştir.

 

Üstün yetenekli çocuğun bünyesinde çok geniş bir spektrum bir arada bulunmaktadır: Bedensel varlığı yaşına uygundur, zihinsel faaliyetleri, bazı yetişkinlerin dahi yabancılık çekeceği alanlarda gezinmektedir, duygusal ve sosyal ihtiyaçları ise her ikisinden de ayrılamaz durumdadır. Çocuk, bir bütün olarak ve tüm özellikleriyle gelişebilmek için bu geniş spektruma sahip olmayı sürdürebilmelidir. Çevresi, çocuğun bu geniş spektrumunu standardize edip kısıtlamaya veya bu spektrumu parçalamaya ne kadar çaba gösterirse, kendi varlığına tutunmak ve spektrumuna sahip çıkmak için çocuğun harcayacağı enerji o kadar fazla olacaktır. Ailenin ve çocuğun sağlığı ve iyiliği için sorumluluk taşıyan tüm tarafların yapması gereken, bu spektrumu anlamak, onu dışarıdan desteklemek ve korumak, kendi duygu ve davranışlarını buna yönelik olarak düzenlemektir: bu davranışlar, çocuğun olağan bakımı sağlamak, gelişimini izlemek ve kendi düşüncelerinin dışına taşan talepleri konusunda da müsamaha göstermeye kadar gitmelidir. Çocuğu tek taraflı olarak yönlendirmeye çalışmak, “Senin şimdi sokakta oynaman lazım.”, “Sen henüz oyun çağındasın.”, şeklinde kısıtlayıcı veya “Senin gibi zeki bir çocuğun… kolaylıkla yapabilmesi lazım.” gibi zekasını yük hale getirebilecek davranışlar, sağlıklı bir gelişimi engellemektedir. Bunlar bilgisizliğe ve yanlış beklentilere dayanır ve çocuk ile çevresi arasında çatışmalarla yüklü bir iletişime yol açarak, çocukta belirli semptomların oluşmasına yol açarlar.  

Aileler, çocuklarını anlamadıklarında veya çocuklarına karşı davranışları giderek daha gerilimli ve bir birileriyle olan iletişimleri de kötüye gidecek kadar yorgun olduklarında, kendilerini suçlu ve altından kalkamayacakları bir yükün altındaymış gibi hissedebilmektedir. Üstün yetenekli bir çocuğa hakkıyla davranmak konusunda normalde iyi olarak nitelendirilebilecek bir aile de gerekli destek ve rol modeller olmazsa veya çevreden anlayışsızlığın beraberinde getirdiği baskılar ve yanlış yorumlar geldiğinde yetersiz kalabilmekte ve dengesini yitirebilmektedir. 

Ailelerin çocukları ile ilgili olarak yaşadıkları ve kendi prensiplerine ve ideallerine uymayan ve bu nedenle utanç duymalarına neden olan durumlarda ortaya çıkan bazı çatışmaları su üstüne çıkarmak için çok sayıda terapi seansı gerekebilmekteydi. Ailelerin en büyük üzüntüsü, geriye baktıklarında çocuklarının özelliğini yeterince erken anlayamamış ve ona uygun davranamamış olmaktı. 

Oldukça sık rastlanan bir fenomen, ailelerin belirgin bir şekilde özel bir çocuk yetiştirmek istememe izlenimi vermeye çalışmalarıdır. Bu ailelerin sosyal adalet duygusu çok gelişmiş ve bu yönde çalışmaları da olmaktaydı ve bu durum, çocuklarının gelişebilmek için olağanın dışında ortam ve yöntemlere ihtiyaç duyduğu inancı ile çatışmaktaydı. Fırsat eşitliği ve ‘özel’ kavramları etrafındaki toplumsal çatışma, ailenin ve çocuklarıyla ilişkileri üzerinde sürekli bir baskı unsuruydu. Bu baskı, ailenin harekete geçmesini engelleyen veya endişeler çok artmışsa saldırgan görünen bir beklenti konumuna gelebiliyordu. Bu durum, ailelerin çocuklarının hakkını yeterince açık bir şekilde gerektiğinde okula karşı da ortaya koymalarına ve beklentilerini açık bir şekilde dile getirmelerine engel oluyordu. Çatışmanın baskısı, ailelerin bilinçli veya bilinçsiz olarak çocuklarından kendi yeteneklerini gizleme ve diğerlerinden fazla ileriymiş gibi görünmemesini beklemek gibi bir tutuma da yol açabiliyordu.  

Aileler için yaşadıkları bu çatışma, çocukları intihardan bahsettiğinde uç noktaya ulaşmaktaydı; çocuklarının intihar eğilimi ailelerin yaşayabilecekleri en büyük korkuydu. Bu korkularıyla baş edebilmek için kendileri de çocuklarına karşı uygun bir davranış geliştirebilmek için özel yardıma ve yönlendirilmeye ihtiyaç duyuyorlardı. Yakın çevrelerinde bu konu hakkında konuşmaktan çekiniyorlar, kendilerini yalnız hissediyorlar ve bazı durumlarda eşleri tarafından da yeterince desteklenmediklerini düşünüyorlardı. Ancak yardım ve terapi seanslarının güvenli ortamında çocuklarının intihar düşünceleri hakkında konuşabiliyorlardı. 

Bazı ender durulmada, aileler çocuklarının yaşadığı psikolojik rahatsızlıkların yüksek zekâsından kaynaklanma olasılığından rahatsız olmuştu. Ancak Mannheim Ruhsal Sağlık Enstitüsünün yaptığı araştırmalara göre ağır psikiyatrik bozukluklar ile üstün zekâ arasında ilişki tespit edilememiştir. Üstün yetenekli çocukların hassasiyetinin yüksek olması nedeniyle psikolojik ve somatik rahatsızlıkların ve davranış bozukluklarının oluşumuna yol açabileceğinden bahsedilir, ancak aynı zamanda üstün entelektüel yeteneğin koruyuculundan da bahsedilir, yani bozuklukların oluşmasını önleyici ve giderilmesini sağlayıcı etkisi de olabilir. Psikolojik rahatsızlıkların görülmesi konusunda üstün yetenekli çocukların aynı yaşlardaki normal çocuklara göre bir farklılığı yoktur. Sadece yeme bozukluğu (Anorexia nervosa) açısından baktığımızda, üstün yetenekli kızların oranının fazla olduğu görülür. 

Üstün yetenekli çocukların yaşadıkları daha ağır rahatsızlıklarda, karakteristik ve yeteneklilikle ilintili yapıların yanı sıra çocuğun çevresinden ve kişiliğinden kaynaklanan etkenler de önemli pay sahibiydi. Ailelerin geçmişleri ve genel tutumları ile çocuğa karşı davranış şekilleri, çocuğun gelişimi ve hayatla başa çıkma yeteneği açısından çok önemlidir. Onlar da oluşmuş olan bir bozukluğun kaynağı olabilirler ve uzun süren bir terapi sürecinde ailelerin iş birliğini gerektirebilirler. Bazı ender durumlarda aileler bu işbirliğini göstermemekteydi; kendi paylarına düşeni yapmayıp ve sebeplerini sadece çocukta veya ailenin dışında, özellikle de okulda görmeyi tercih ediyorlardı; bu ender durumlarda terapinin yarıda kesilmesi gerekti.  

Az sayıda aile için ön planda olan, aslında her şeyin tümüyle normal olduğu görüşlerinin onaylanmasıydı; sadece çocuğun daha iyi uyum sağlaması gerekiyordu. Bu aileler, çocuklarının üstün yeteneğini ve onun bu yeteneklerini geliştirmek konusunda kendilerinin taşıdığı sorumluluğu kabul etmekten imtina ediyorlardı. Bunun arkasında yatan, kendilerini sosyal olarak kenara atılmış hissedeceklerinden hayatlarında olmasını arzu etmedikleri bu yeni durumu kabul etmemek ve bu durum karşısında gerekeni yapamayıp başarısız olma korkusudur. Bu davranışı gösterenler, annelerden ziyade babalar olmuştur. Bu ailelerin bir kısmı ilerleyen terapilerde yeni bakış açısını kabul edebilmiş, bazıları ise kendilerini geri çekmiş ve daha sonraki terapi seanslarına katılmamışlardı.  

Fakat karşılaşılan ailelerin çok büyük bir kısmı kendi bakış açılarında ve davranışlarında değişiklik ve yenilik yapmaya hazırdı; bunun neticesinde, daha düşük seviyelerdeki davranış bozukluklarında bilgilendirme ve bireysel yaşam koşulları üzerinde yapılan görüşmeler veya az sayıda terapi seansı sonunda, çocuklarına farklı bir gözle bakmaları ve problemlere farklı yaklaşmaları sağlanabilmiştir; “Eskiden, neden o da başkaları gibi olamıyor diye düşünüyorduk, fakat şimdi onu olduğu gibi kabul edebiliyoruz. O artık birçoklarından farklı olabilir. Sadece bu bile bizim birçok konuda rahatlamamızı sağladı.”

Yorum ekle


   
© ustunyetenekliyiz.biz