001.jpg
   
002.jpg
   
007.jpg
   

3.3. Dışlama ve Değersizleştirme

Kullanıcı Oyu:  / 5
En KötüEn İyi 
Ayrıntılar

Tüm yardım taleplerinin ortak yanlarından biri, dışlanma ve değersizleştirmedir. Değersizleştirme, en basit şekliyle üstün yetenekli bir çocuğun belirli davranışlarının dikkate alınmaması, ihtiyaçlarının göz ardı edilmesi, hatta çocuğun varlığının tümden göz ardı edilmesi şeklinde ve çoğunlukla istemsiz olarak gerçekleşir.

Bu süreç genelde çok belirsiz bir şekilde devam etse de, özellikle çevreleri ile ilgili hassasiyetleri çok yüksek olan üstün yetenekli çocuklar bu durumu hissederler. Dışarıdan bakıldığında, bu durumun anlaşılması, üstün yetenekli çocuğun en nihayetinde kendisini korumak için tepki göstermesi neticesinde olur; Sabine, Till ve Peter’de olduğu gibi. Dışarıdan gelen zarar verici etkenler algılanmazsa, üstün yetenekli çocuğun karşılaştığı sorunlar bireysel ve sosyal iletişim eksikliğinin bir sonucu olarak görülebilir ve doğrudan üstün yetenekli çocuğa yüklenebilir. Sosyal davranışlarda yeterlilik ve uygunluk tanımlaması yapılamazken ve birey özelinde uygunsuzluklar tarif edilemezken, üstün yetenekli çocuğun sosyal ortamda yaşadığı problemlerin nedeni olarak çoğunlukla sözde sosyal yetersizlikler gösterilir. Çoğunlukla yetersiz gelişim ve destekleme olanaklarından kaynaklanan belirli davranış biçimleri, birçok durumda sosyal yetersizlik olarak algılanır ve erken okula başlama, sınıf atlama, üst sınıfların derslerine katılma, özel ödevler verme ve benzeri uygulamalara temelden ve önyargılı bir şekilde karşı olan kişiler tarafından gerekçe gösterilir: “Ayrıcalık sağlamak istemiyoruz.”; “Böyle şeylerle tecrübemiz yok.”; “O da uyum sağlamalı.” 

Çocuğun kişiliğine odaklanılan psikolojik terapilerde, yaşananların çok farklı olduğu ortaya çıkar. Birçok çocuk sosyal gruplardaki çoğunluk tarafından bir dizi dışlayıcı reaksiyon görmüştür. Çocuklar, değersizleştirme ve hâkimiyet altına alma mekanizmalarını çoğunlukla algılıyor ve bu koşullar altında gruba bulaşmamanın daha akıllıca olduğuna karar veriyorlardı. Çocukların kendilerini dışarıda tutma davranışı temel davranış biçimi olmaya başlamadan önce, bir grupta kendilerine karşı açık ve olumlu bir yaklaşım görürlerse, üstün yetenekli çocuklar gruba kendi yetenekleri ile dâhil olabilirler ve dışarıdan bir yönlendirme olmadan da çevrelerine saygı gösteren sosyal davranışlar geliştirebilirler.  

Üstün yetenekli çocuk, ailesinin bazı davranışlarını da değersizleştirme şeklinde algılayabilir. Ailenin bu davranışı ortaya koyması, üstün yetenekli çocukları ile baş edemediği ve öğrenme isteğine, sorularına ve bireysel farklığına çok erken set çektiğinde gözlemlenebilir. Bu davranışlar, çocuğu dikkate almamak, çocuğa karşı reddedici mimik ve vücut dili kullanmak, kendi düşüncelerine göre çocuğun henüz ilgilenmemesi gereken kitap ve nesneleri çocuğun elinden almak, çocuğun ciddi bir şekilde ilgilendiği konular ile dalga geçmek veya katı kurallarla bazı ilgi alanlarını yasaklanmak şeklinde olabilir. “Harfleri ve rakamları öğrenmek istemişti, fakat biz onu engelledik; o daha çok oyun oynamalıydı.” 

Burada aslında ailenin çocuğun motorik gelişimine yönelik iyi niyetli bir davranışı söz konusu. Fakat beraberinde farklı bir mesaj da taşıyor: “Sahip olduğun ihtiyaçlara sahip olmamalısın. Sen, olduğun gibi olmamalısın.” Ve bu mesaj çocuğun kendisini algılama şeklini önemli ölçüde olumsuz etkileyebilir.  

Benzeri değersizleştirmeler, çocuğun yakın çevresinden, yani akraba, komşu ve arkadaşlarından da gelebilir. Örneğin çocuk kendisini bir yetişkin gibi ifade ettiğinde küçümseyici bir tavır göstermek veya “büyümüş de küçülmüş”, “bak sen bacaksıza” gibi ciddiye almamak, bu tür davranışa örnek gösterilebilir. Çocuğun yaşına uygun olmadığı düşünülen davranışları neticesinde, çocuğun yetenekliliğine yönelik başka eleştirel ifadeler de olabilir. Gruba uygun şekilde davranmak zorunda bırakılmak da, kendi ihtiyaçlarını yaşayamamayı da beraberinde getiriyorsa, değersizleştirme anlamına gelebilir.  

Yetişkinlerin davranışlarındaki tepkiler, çocuğa “bu şekilde doğru olmadığı” mesajını verebilir. Üstün yetenekli bir çocuğun kendisini ifade etme ihtiyacı karşısına gördüğü tepkiler ve yaşamak zorunda bırakıldığı sıkıntılar, başka bir üstün yetenekli çocuğun bu yöndeki ihtiyaçlarını ifade edememesine yol açabilir ve aynı etkiyi uyandırabilir. Üç yaşındaki bir çocuk, anaokulunda kurmaya çalıştığı iletişim hakkında hayal kırıklığını şöyle ifade ediyordu:”Ben onlara iyonlardan bahsettim, ama onlar beni dinlemek istemediler ve bana ‘deli, iyonlar yoktur’ dediler.” Yaşıtlarının farklı olanı reddetme konusundaki doğallığı karşısında üstün yetenekli çocuk kendisinin “doğru” mu olduğu yönünde tereddütler yaşamasına neden olur. Bir çocuk bu tür davranışları sıklıkla yaşıyor, ancak yeterli sayıda olumlu tepki görmüyorsa, daha derinlere inen bir özgüven kaybı yaşayabilir. Karşısındakilerin tepkilerinde kendisine karşı sürekli olarak olumsuzluk gören bir çocuk, zaman içerisinde kendisini “olumsuz” görmeye başlar.  

Bir üniversite öğrencisi bunu şöyle tarif ediyor:”Hep ben yanlışım diye düşündüm, çünkü diğerleri sürekli çoğunluktaydı.” 

Sınıfındaki sekiz yaşındaki çocuk ile ilgili endişeleri olan bir öğretmen:”Kullandığı dil yetişkinlere özgü ve sınıf arkadaşları onu ukala buluyorlar, görüntüsü çocuk gibi, ama onlar da onu anlamıyorlar. Bu nedenle hiçbir yere uygun değil.” 

Ait olmak ve farklı olmanın beraberinde getirdiği eziyeti sürekli olarak yaşamamak için, bazı üstün yetenekli çocuklar kendi ihtiyaçlarını ve beyin güçlerini o denli dizginliyorlar ki, üstün yetenekli oldukları artık dışarıdan bakıldığında anlaşılamaz hale geliyor. Bunun olup olmayacağı ve ne zaman olacağı, üstün yetenekli çocuğun hassasiyetine ve tecrübe ettiği anma ve değersizleştirilme birikimine, bunu aile ve yakın çevresinde dengeleyebilme olanaklarına bağlıdır. Örneğin Sabine’nin hassasiyeti yüksekti ve bu durum kendini erken göstermişti.  

Kendisini geride tutmaya yönelik talepler ve beklentiler, öğretmenlerin çocuk için en önemli ölçüt olduğu okuldaki ilk yıllarda gerçekleşirse, bunun daha sonraki okul yılları için de önemli etkileri olacaktır. Bu talep ve beklentiler doğrudan gelebileceği gibi, dolaylı olarak da kendisini gösterebilir: Parmak kaldırmanın görülmemesi, görülmesi, ama dikkate alınmaması, “Bildiğini biliyorum, ama artık sana söz hakkı vermeyeceğim.”, “Senin de beklemen lazım.”, “Uyum sağlamalısın.” gibi tepkilerle de öğretmen beklenti ve tavrını gösterebilir. Öğrenmekten zevk alan ve bunu göstermek isteyen üstün yetenekli bir çocuk için bu tür sinyaller çok yaralayıcı olacaktır; çünkü zihni beklemek istemiyor, sürekli olarak daha fazlasını istiyordur. Üstün yetenekli çocuk arada bir “uyum” sağlayamaz, o zaten hayatı boyunca kendi farklılığının yarattığı yalnızlığın içerisinde, her şeyle doğal bir uyum içerisinde olan büyük çoğunluğa göre çok daha fazla uyum sağlamak durumunda kalmıştır.  

Üstün yetenekli çocukların ve gençlerin yaşam tecrübelerinin bu denli uzağında olan bu tür beklentiler (uyum sağlamak, beklemek), normal bir sınıfta zaten yalnız olan ve yaşadıklarını paylaşamayan bir çocuk tarafından kişisel algılanabilir. “Kimse beni istemiyor!” Üstün yetenekli çocuklar, okul hayatlarının erken dönemlerinden başlayarak “yalnız kalma” tehlikesi ile karşı karşıyadır. 

İyi niyetli öğretmenler de dışlayıcı algılara neden olan çift yönlü mesajlar verebilirler; Sınıfının ilerisinde olan üstün yetenekli çocuğa yeteneklerine uygun farklı ödevler verilir ve sınıf hep birlikte normal çalışmalarını yaparken, o tek başına çalışmak zorunda kalabilir. Bu durum sıkça tekrarlanır ve çocuğun çalışmaları bir noktada sınıf ile birlikte yapılan çalışmalara adapte edilmezse, olumlu olan “Sen iyisin, o yüzden daha farklı şeyleri çalışmaya başlayabilirsin.” mesajı, olumsuz olan “Sen iyisin, sınıfın dışında kalacaksın.” mesajı ile gölgelenebilir. Bu mesaj, çocuğun davranışlarına yansırsa da – kendini sınıftan ayrı tutar –, çocuğun gösterdiği bu davranış biçimi öğretmen tarafından takdir toplamak yerine davranış bozukluğu olarak yansıtılabilir, “Daha fazla katılım göstermelisin.”, ve suçlamaya dönüşebilir, “İyi olduğunu göstermezsen, senin için bir şey yapamam.” Çocuğun bakış açısıyla, bu davranışın belirlendiği ilkokul yıllarından çok sonra da, kendi temel öğrenme ihtiyaçlarını yadsıyan “daha fazla katılım göstermelisin” beklentisi, kendi öğrenme ve kabul görme ihtiyaçlarının reddedilmesi anlamına gelir. Davranış biçimlerindeki bu etkileşimler, daha sonraki yıllarda çocuğun öğretmeni olan kişilerce anlaşılmaz, anlık resim görülür ve çatışmanın yükü tek taraflı olarak üstün yetenekli çocuğun omuzlarına yüklenir. Suçlu kendisidir: “Sadece neler yapabildiğini göstermelisin”. Fakat çocuklara yıllar boyunca kendilerini göstermemeleri gerektiği dayatıldıktan sonra, kendi içselliklerini bir şalterle değiştiremezler. Özellikle dışlayıcı ve çelişkili mesajlarla güvenleri sarsılmışsa, bu değişim hiç gerçekleşemez.  

Görüşmeler esnasında üstün yetenekleri çocuklar tarafından dışlayıcı sinyallerin yanı sıra düşmanca sinyaller de ifade edilmektedir. Tüm sınıfın gözü önünde aşağılanırlar, tüm suç onlara yüklenir, hataları abartılır ve kişilikleriyle bağdaştırılır (“Hani o kadar zekiydin, …”), entelektüel yetenekleri fonksiyonlaştırılır ve aynı zamanda ironi ile karşılanır ve değersizleştirilir – dışlayıcı çifte mesajlar verilir. Böylece yeteneklilikleri bütünsel ihtiyaçlarından ayrıştırılır.  

Üstün yetenekli çocuklarda “kendini yok etme” davranışının 5. ve 6. sınıflarda ortaya çıktığı gözlemlenmektedir, yani ilerleyen sınıflarda. Bu çocuklar pes etmenin belirgin semptomlarını gösterir. Üstelik bu yaşlar, kişilik gelişiminde entelektüel yeteneklerin artması ve grup içerisinde kıyaslayarak kendilerini konumlandırmalarının çok önemli olduğu yaşlardır. Hiçbir olumlu sonuca yol açmayan bazı davranışları boşuna gerçekleştirdikten ve hatta boşuna “bekledikten” sonra, bu ihtiyaçlarını yok olma derecesine kadar dizginlerler. 7-12 yaşları arasındaki geç çocukluk döneminin belirgin özelliğini G.Horn aşağıdaki şekilde tarif etmektedir: “… hem entelektüel hem de sportif olarak belirgin anlık öğrenme isteği … ve genel iyimser tutum.” Aynı kişinin ifadesine göre çocuklar, “gelişen hayal gücü döneminin” (7.-12. yaşlar) sonunda olduğu kadar başka hiçbir dönemde bu denli hızlı ve güçlü bir öğrenme isteği ile dolu, sorumluluk alma, başarı gösterme ve disiplin anlamında büyümeye bu denli hevesli olmazlar. 

Üstün yetenekli çocukların öğrenme isteğini, öz kontrollerini ve başarı isteklerini neredeyse sıfır noktasına indirgemeleri, bununla tam bir çelişki halindedir. Sağlıklı gelişim sürecine kıyasla bu durumun bu denli ters olması, üstün yetenekli bu çocukların ruhlarında ne denli büyük bir baskı oluştuğunun kanıtıdır.  

Üstün yetenekli çocukların anlattıkları, kendi yetenekliliklerine karşı takındıkları tavrın ne denli çelişkili olduğunu gösterir. Bazıları diğerleri gibi olmak için bilinçli olarak kötü notlar alırlar. Bazıları boğulacak gibi olmalarına rağmen sınıftaki ve dersteki yapıları ve yöntemleri kabul ederler. Seviyelerini belirgin bir şekilde düşürmeyi haklı görürler ve vasat olmaktan memnun olmaya başlarlar veya okul tarafından verilen en ufak zorlayıcı görev karşısında müteşekkir olurlar.  

Beşinci sınıftaki bir çocuk, başka bir çocuğun ne denli taciz edildiğine şahit olduktan sonra, başarı istekliliğini göstermemeye başlamıştı. “Bir sınavdan pekiyi aldığımda artık sevinmiyorum, diğerlerinin beni inek olarak görmesini istemiyorum.” 

Dokuz yaşındaki bir çocuk bir zamanlar var olan öğrenme ve başarı gösterme istekliliğini kendisiyle bağdaştıramıyordu ve bu çelişkinin yarattığı baskıya dayanamıyordu. “Diğerleri gibi olamadığım için kendimden nefret ediyorum.” 

Sekiz yaşındaki bir kız da kendi yetenekliliğini artık olumlu bir şey olarak algılamıyordu, çünkü çok fazla dışlanma ve taciz yaşamış, kendini reddeder hale gelmişti: “Akıllı olmak istemiyorum, o zaman her şey bozuluyor.”

Kızlar daha fazla geri çekilme yaşıyorken, erkekler ise kendi durumlarına dikkat çekmek için daha çok saldırgan davranış gösterirler. Kızlar daha uyumlu davranırlar ve Sabine gibi “tatlı kız” havasına girerler. Kız çocuklarının, yardım almaya gelenlerin arasındaki oranı %25-30 civarındaydı ve erkek çocuklar belirgin bir çoğunluğu teşkil ediyordu. Buna karşılık telefonla yardım alan ve daha öne alınmış randevuları iptal ettirenler arasında kızların oranı daha fazlaydı. Bu da şu soruyu gündeme getiriyor: “Aileler de kızlarının daha zeki olmalarını istemiyorlar mı?” Kendileri için yardım arayışı içerisinde olan üstün yetenekli genç yetişkinlerin arasında kızların oranı çok daha fazlaydı. Bu durum, üstün yetenekli kızlara yönelik daha fazla ve özel önlemler alınması gerekliliğini ortaya koymaktadır.  

Yardım almaya gelen üç üstün yetenekli kadın üniversite öğrencisi, aşağıdaki ifadelerde bulunmuşlardı. 

“Her zaman iyi bir öğrenciydim, hızlı kavrıyordum, ama okulu hep bir engel olarak gördüm. Hiçbir zaman yeterli değildi. Aklımdan başka şeyler geçiyordu, ama benim bunları konuşabileceğim kimsem yoktu.” 

“Bu esnada kendimi bir bakıma kapattım ve yaşananların beni olabildiğince az yaralaması ve bana zarar vermemesine çalıştım: kendimi ölü gibi hissettim, kasılmış, taşlaşmış – ama bu duyguları bilinçli olarak yaşamıyordum, daha doğrusu onları yok saymaya çalıştım ve kendimi daha fazla kapattım.” 

“Dördüncü sınıfta başladı. Kendimi tüm okul hayatım boyunca rahatsız hissettim, ama bunu kimse ciddiye almadı. Kendim gibileri bulmayı hep istedim, benim gibi başka birileri daha olmalıydı.”

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

   
© ustunyetenekliyiz.biz